SEVGİLİ OKUR… 24 Mart 2026, 15:28
Bugünlerde sıkça sorulan, neredeyse çağın ruhunu ele veren bir soru var: “Çocuklukta yaşanan her şey travma mıdır?”
Soruya dikkat ediniz. Çünkü bu sorunun kendisi bile yaşadığımız zamanın aynasıdır. Bir dönem çocukluk yaşanırdı; şimdi ise çocukluk inceleniyor, yorumlanıyor, kategorilere ayrılıyor. Bir hatıradan çok bir dosyaya, bir hayattan çok bir rapora benziyor. İnsan artık çocukluğunu hatırlamıyor; sanki onu teşhis ediyor.
Biz hiç çocuk olmadık mı, sevgili okur?
Olduk elbette. Düştük, dizimiz kanadı, oyundan dışlandık, azar işittik, susturulduk, yanlış anlaşıldık. Bazen kardeşimize gösterilen ilgiye içerledik, bazen arkadaşımızın bir sözüne günlerce kırıldık. Annemiz bağırdı, babamız sustu, öğretmenimiz sert konuştu. İçimiz burkuldu, gözümüz doldu, kalbimiz kırıldı. Ama bütün bunlar, hayatın akışı içindeydi. Hayat bazen okşayan, bazen iten, bazen de beklenmedik yerden can acıtan bir şeydi. Biz buna hayat derdik.
Şimdi ise hayatın içinden bazı anlar çekilip alınıyor, büyüteç altında tek tek inceleniyor ve çoğu zaman ortak bir kavramın içine yerleştiriliyor: travma…
Elbette insanı gerçekten yaralayan, iz bırakan, ruhunda derin çatlaklar oluşturan şeyler vardır. Bunu inkar etmek akıl karı değildir. Fakat bugün asıl mesele, gerçek travmaların varlığından çok, her incinmenin aynı kelimeye teslim edilmesidir. Bir kelime genişledikçe, bazen anlamını kaybeder. Kavram büyüdükçe hayat küçülür. Parçaya fazla bakıldığında bütün gözden kaçar.
Ebeveynler mi abartıyor, yoksa biz mi eksiktik?
Belki ikisi de değil. Belki sadece çağın bakışı değişti. Eskiden çocuk hayata hazırlanırdı; şimdi hayat çocuğa hazırlanıyor. Her düşüşün altına yastık konuyor, her hayal kırıklığının ardından uzun açıklamalar yapılıyor, her üzüntü hemen giderilmek isteniyor. Çocuk üzülmeden, kırılmadan, beklemeden, eksiklik hissetmeden büyüsün isteniyor. Oysa insan yalnızca sevildiği için değil, mahrum kaldığı, beklediği, anlayamadığı, çözemediği şeylerle de büyür. Biraz eksiklik, biraz gecikme, biraz hayal kırıklığı… Bunlar sadece can sıkıcı duygular değil; insan ruhunun dayanıklılık kaslarıdır.
Dikkat ediniz sevgili okur:
Bugünün çocuğu incinmesin diye dünya giderek yumuşatılıyor. Fakat yumuşatılan dünya, çoğu zaman daha güçlü insanlar yetiştirmiyor. Aksine, en küçük sertlikte dağılan, en küçük reddedilişte sarsılan, en küçük hayal kırıklığında yönünü kaybeden bir zihin üretiyor. Çünkü hayatla temas etmeyen, hayatın pürüzünü tanımayan bir ruh, gerçek dünyanın sertliğine karşı hazırlıksız kalıyor.
Oysa hayat steril değildir.
Hayatın dili bazen serttir, bazen adaletsizdir, bazen de hiçbir açıklama yapmadan kapınızı çalar. Siz çocuğun etrafındaki bütün köşeleri yuvarlayabilirsiniz; ama hayatın kendisi köşelidir. Bir gün bir arkadaş onu istemeyecek, biri onu yanlış anlayacak, biri ondan daha başarılı olacak, biri onu terk edecek, biri sözünü tutmayacaktır. Ve insan bütün bunlarla, başına hiç gelmediğinde değil; küçük örnekleriyle yavaş yavaş karşılaştığında baş etmeyi öğrenir.
İşte ebeveynin trajedisi de burada başlıyor.
Çocuğunu sevdiği için onu korumak istiyor; ama bazen korumak ile hazırlamak arasındaki farkı gözden kaçırıyor. Oysa çocuk, yalnızca sarılarak değil, yavaş yavaş bırakılarak da büyür. Her üzüntüsünü hemen silmek isteyen ebeveyn, farkında olmadan çocuğun üzüntüyle baş etme becerisini elinden alabiliyor. Her sorununu çözen anne baba, bir noktadan sonra çocuğa şunu öğretmiş oluyor: “Hayat zordur ve sen bunu tek başına karşılayamazsın.”
Ne tuhaf değil mi?
Çocuğu güçsüz sanarak onu sürekli koruyan yaklaşım, sonunda gerçekten güçsüz bir insan yetiştirebiliyor. Çünkü dayanıklılık, yalnızca öğütle değil; maruz kalınan küçük sarsıntılarla gelişir. İnsan hiç düşmeden denge kurmayı öğrenemez. Hiç beklemeden sabrı, hiç kaybetmeden ölçüyü, hiç üzülmeden teselliyi tanıyamaz.
Biz mi hiç çocuk olmadık, sevgili okur?
Olduk. Hem de bugünküler kadar hassas, bugünküler kadar kırılgan, bugünküler kadar derin duygular taşıyan çocuklardık. Fakat bizim kırılganlığımız, sürekli isimlendirilen bir duygu değildi. Her hissin bir etiketi, her yaranın bir başlığı, her sarsıntının bir teşhisi yoktu. Belki bu yüzden bazı şeyleri içimizde yoğuruyor, dönüştürüyor, zamanla yerli yerine oturtuyorduk. Şimdikiler ise çoğu zaman yaşamadan önce açıklıyor, hissetmeden önce tanımlıyor, iyileşmeden önce ad koyuyor. Böyle olunca çocukluk, yaşanan bir dönem olmaktan çıkıp yorumlanan bir metne dönüşüyor.
Yanlış anlaşılmasın:
Mesele çocukların acı çekmesini istemek değildir. Hiçbir aklı başında insan, çocuğun ihmal edilmesini, aşağılanmasını, korkutulmasını, sevgisiz bırakılmasını savunmaz. Gerçek yaraların üstünü örtmek de doğru değildir. Fakat her mutsuzluğu travma, her engeli yıkım, her hayal kırıklığını ruhsal hasar gibi görmeye başladığınızda; çocuğa yalnızca hassasiyet değil, aynı zamanda kırılganlık da öğretirsiniz. Ve bir süre sonra o çocuk, hayatı yaşanacak bir alan değil, kaçınılacak bir tehdit gibi görmeye başlar.
Asıl mesele belki de şudur:
Çocukluk, gerçekten bu kadar kırılgan bir çağ mıydı; yoksa biz mi onu böyle anlatmaya başladık?
Belki de bugünün insanı, geçmişin acılarını anlamaya çalışırken, hayatın olağan sertliğiyle gerçek yaralanmayı birbirine karıştırıyor. Her can yanmasını travma saymak, insanı daha bilinçli yapmıyor, bazen onu daha tedirgin, daha savunmasız, daha çabuk incinen birine dönüştürüyor.
Çünkü bir şeyi sürekli travma diye adlandırırsanız, bir süre sonra hayatın kendisi travmaya benzemeye başlar. İnsan da hayatla baş etmeyi değil, ondan korunmayı öğrenir. Oysa hayat korunarak yaşanmaz. Hayat biraz bekleyerek, biraz düşerek, biraz yanılarak, biraz da çarparak öğrenilir.
Ve belki de en büyük yanılgımız burada:
Çocuğu güçlü kılmanın yolunu, onun yolundan bütün taşları temizlemekte sanıyoruz. Oysa insanın gücü, taşsız bir yolda değil; yürürken ayağına batanlara rağmen yoluna devam edebilmesinde ortaya çıkar.
Çünkü insan, sevgili okur,
yalnızca korunarak büyümez.
Biraz da çarparak büyür.
HACER ELBEY – EĞİTİM YÖNETİCİSİ
DIĞER HABERLER
-
İstanbul Ticaret Odası Meclis Toplantısı’na katılım
14 Mayıs 2026, 17:31 -
5580 Sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu Kapsamındaki İdari Para Cezalarında "Tekerrür" Hükmünün Anayasa Mahkemesi Tarafından İptali
14 Mayıs 2026, 12:43 -
Ailede Sosyalleşmeye Pratik Bir Çözüm ve Bu Süreçte Okulun Rolü
14 Mayıs 2026, 09:56 -
FİNAL PRESTİJ KURS AÇILIŞ TÖRENİNE KATILIM.
14 Mayıs 2026, 09:53 -
BAB-I ALİ TOPLANTISINA KATILIM
14 Mayıs 2026, 09:49 -
BURSA'DA OKUL ZİYARETLERİ GERÇEKLEŞTİRİLDİ.
12 Mayıs 2026, 23:05 -
ÖZKURBİR Yönetimi Bursa’daki Eğitim Zirvesine Katıldı
12 Mayıs 2026, 22:39 -
Eğitim ve kendimiz olmak -4-
12 Mayıs 2026, 09:17 -
EKRANIN KARANLIK YÜZÜNE KARŞI AÇIK BİR ÇAĞRI!!!!
12 Mayıs 2026, 08:46 -
Tasavvufun eğitimdeki yeri
11 Mayıs 2026, 08:09

