Bilmek mi İnanmak mı? Zihnin Derinliklerinden Hakikate 26 Şubat 2026, 15:32
Daha bilince girmeden “bilinçdışı duyumlar” meydana getiren ve çoğunun ne olduklarını bilmediğimiz bilinçdışı aktiviteler “zihinsel görelilik” oluştururlar ki,
aslında zihni “işleten” de bunlardır. Oysa biz onların (bilinçdışı aktivitelerin) belki de pek küçük bir kısmını dış dünya ile temas kurduklarında, duyulur tasarımlar (algılar) ile bize geri geldiklerinde tanıyabiliyoruz. Bilinçdışı ve iradedışı duyular kendi başlarına bilince giremezler, ama bilinçli eylemlerin işleyişine katılırlar. Böyle “kendiliğinden devinen” çok sayıda “aktivite” vardır ki, bunlar hem zihnin “işleyişini” sağlarlar hem de işleyişe “sessizce” katılırlar. Bu aktivasyonların/aktivitelerin yeri “bilinçdışı” dır ve bilinçdışı “bilinçsizlik” değildir.
“Bilinçdışını ‘bilincin’ haline getirmediğin sürece o (bilinçdışı) senin hayatını ‘yönlendirecek’ ve sen buna ‘kader’ diyeceksin!” diyen Jung; bu yüzden “kendimizi kendimizden bile saklamaya” çalıştığımız, göstermek istemediğimiz imajlarımıza, “gölgemize” dikkat çeker. “Gölgenin” aslında büyüme ve özgürlük için çok büyük bir enerji/güç (potansiyel) taşıdığını da iddia ederken; “hakikat/gerçeklik” kendinin dışında (afak) değil içinde (enfüs) dir. Kendi ‘gölgene’ bakmadan, duygularını anlamadan, seni yöneten arzularını tanımadan sen sadece bir ‘maskesin’” der.
Jung, 10-11 yaşındayken, ergenliğinin başladığı dönemde kendi varoluşunu bilme sürecine girdiğini, “ben benim” diyerek bu konudaki farkındalığını açıklar. 1959 yılında kendisiyle yapılan video çekiminde sorulan; “çocukluk-gençlik döneminizde ‘inançlı’ bir kişi olarak tanınıyorsunuz, peki şimdi de Tanrıya inanıyor musunuz?” sorusuna cevap verirken; “cevaplaması zor, ama biliyorum. İnanmaya ihtiyacım yok, biliyorum” diyerek aslında “biliş hiyerarşisinde” bilmenin inanmaktan daha üst düzeyde olduğuna da dikkat çekiyor kanaatimce. “Bilmek”, en çok da inananlara hem gerekir hem de yakışır. “Ancak bilerek hakka/gerçeğe şahitlik edenler bunun dışındadır” (Zuhruf (43/86)). (Şaban Teoman Duralı Hocamı rahmetle anıyorum bu konuda bana kazandırdıkları için).
Bilincin kaynağının “kuantum (parçacık)” olduğu iddiaları da son dönemde çokça dile getiriliyor. Modern Teorik Fiziğin, Kuantum Fiziğinin önünü açan Heisenberg’in (1901-1976) Belirsizlik İlkesi (Ek: 21), zihnimizin dışında var olan, gerçek/hak olanları tam olarak bilemeyeceğimizi, tanımlayamayacağımızı, dolayısıyla gerçek/hak olan maddenin ve diğerlerinin bize kendilerini tam olarak “açmadıkları”, açmaya izin vermedikleri için bunları tam olarak ölçemediğimizi kuantum fiziğinin yasaları ile gösteriyor. Felsefecilerin yorumu ise belirsizliğin “ontolojik (varoluşsal)” olduğu ve insanın her şeyi bilemeyeceğinden dolayı bilme sınırlarının olduğu, insanın bilme sınırlarını bilerek “haddini bilmesi” gerektiğidir. (Teorik Fizik konularında beni bilgilendiren, aydınlatan Prof. Dr. Oğuz Doğan hocama minnettarım, Allah razı olsun).
Heisenber’in (…) “belirsizlik ilkesine” göre bir parçacığın (kuantum, atomaltı parçacık) “YERİNİ” tam olarak belirlemek için “HIZINI bilmediğimizin kabul edilmesi gerektiği ifade edilir. Nörogörüntülemede de hızlı beyin aktivitesinin tam olarak ne zaman olduğunu bilmek için “NEREDE” olduğunu kesin olarak bilmediğimizi kabul etmemiz gerekir. Tam olarak nerede olduğunu bilmek için de tam olarak “NE ZAMAN” olduğunu bilmediğimizi itiraf etmeliyiz. Bir DUYGUYU YAŞAMAYI milisaniyeler içinde anlamak için, bu duygulanmayı sağlayan nöronların beyindeki yerini bulma konusunda Fizikçilerin çalışmalarının daha da geliştirilmesi gerekiyor.
(EEG) TARAMALARI tarafından kaydedilen “beynin elektriksel aktivitelerini” kullanarak pozitif ve negatif DUYGULARI birbirinden ayırmak mümkün olabiliyor. Böylece (EEG) taramaları insanların “içsel duygu durumlarını” takip etmek için kullanılır. İnsanlar ZİHNİNİN “İÇİNDEKİ” her şeye psikolojik bir “TEPKİ” verir. Boynumuzun altında vücudumuzun bir yerinde görülen veya “hayal edilen” şeylere de psikolojik “tepkiler” verebiliyoruz. Çünkü düşünceler ve hisler beyinden kaynaklanıp buradan bedenin başka yerlerine yayılıyor. Modern nörobilim DUYGULARIN sadece ZİHİNDE değil BEDENDE de oluştuğunu ispatladı. “KAYGILANMAK” TANSİYONU yükselttiği gibi “MUTLULUK” da “bağışıklık sistemini” güçlendirebilir. Dolayısıyla “duygusal stilimizin” kendimiz ve çevremizdekiler ile ilgili nasıl hissettiğimizi, nasıl davrandığımızı, strese ne kadar dayanabildiğimizi, bilişsel etkinliğimiz ve belli psikiyatrik bozukluklara karşı “DİRENCİMİZİ” etkilediği biliniyor.
SOSYAL İZOLASYONUN kortizol ve diğer stres hormonlarının seviyesini yükselttiğini, bu nedenle tansiyonumuzun arttığını, bağışıklık sistemimizin zayıfladığını biliriz. Yalnız yaşayan ve güçlü sosyal “ağı” olmayan çoğu insanın “grup aşılarına” daha zayıf antikor yanıtı verdiğini son dönemde yapılan araştırmalar da gösterdi. Aslında buna benzer araştırmaların bulguları ortalama bir tepkiyi yansıtır. Sadece kendi başına olmayı tercih eden, bu şekilde rahat olan insanlar inceleseydi ki, böyle bir araştırma ne yazık ki halen yapılmasa da sanırım sosyal izolasyonun “ters psikolojik etkisi” olmadığını bulurdu. Tam aksine “içe kapanık” birini sosyal olmaya zorlamanın, birçok zararlı etkilere yol açtığı görülürdü.
Güçlü sosyal ağı olan “SOSYAL KELEBEKLERİN” sosyalliği, kroner damar hastalıkları geliştirme riskini azaltsa, daha az soğuk algınlığı ve enfeksiyona kapılmayı sağlasa ve bağlı olarak daha uzun bir hayat yaşama ihtimallerini yükseltse de bu sonuç evrensel olarak doğru değildir. “Sosyal Kelebek” olanların kendilerini bölgelerine giren her bakteriye, “mikroba” maruz bırakmalarının da iyi bir yoludur. Kendisini sosyal etkinlikler yaşamaya ve bunlarla eğitmeye çalışanlar, eğer bu sosyal etkinliklerden gerçekten hoşlanmıyorlarsa, o zaman uzun ömür ve bağışıklık faydaları muhtemelen olmayacaktır. Çünkü beynimizde olup bitenler ister istemez bedenimizi de etkilemektedir.
Duygulanmaların sağlıktaki rolünün tıp alanında daha fazla ilgi görmemesinin bir nedeni bilimdeki gerçek ve önemli bir “boşluğu” yansıtır. Her ne kadar “davranışçı tip psikolojik etkenlerin” hastalıklardaki rolünü ispatlayan çok önemli veriler ve deliller elde edilmiş olsa da bunlar “mekanik analiz” söz konusu olduğunda yetersiz kalmaktadır. Eksik kalan şey beyindeki bir olayın, yani duyguların beyinde temsil ettiği yerin vücuttaki sonuçlarıyla “kesin” seviyesinde açıklanamamasıdır. Sağlık psikolojisinin daha fazla ciddiye alınması ve normal sağlık uygulamalarına katılması için psikolojik ve psikososyal etkenlerin insanlara nasıl rahatsızlık verdiğini ve sağlığı değiştirecek biçimde etkilediğini gösteren daha fazla beyin temelli analiz yapılması gerektiği uzmanlarca ileri sürülüyor.
Zihin-Beyin Tıbbı, duygusal stilin fiziki sağlığı etkilediği gerçekliğinden hareketle hislerimizi ve düşüncelerimizi fiziksel sağlığımız için iyi olacak şekilde kontrol edebileceğimizi önerdiğinden, hastalıkların nedenlerini anlamak ve bunları hem önleme hem de tedavi etme yöntemlerini düzenlemek için zihnimizi daha fazla ciddiye almalıyız.
Karanlık Madde, Karanlık Enerji, Kara Delik (Ek: 22) vb. birçok kavram var ki modern bilim bunların yapılarını kesin olarak açıklayamasa da bunların kendilerini işlevleriyle bir şekilde hissettirerek varlıklarını belli ettiklerini kabul ettiğinden “karanlık” olarak ifade ediliyor. Gelecekte bunlar kendilerini bize daha da “açacak”, belki de gizlilikleri “aydınlanacak”. Bu “karanlık” olarak bahsedilen madde ve enerji hiç de az değil, Şu ana kadar evrenin ancak yüzde 4’ünü bildiğimiz, bunun da yüzde 75’inin karanlık enerjiyi, yüzde 21’inin de karanlık maddeyi oluşturduğu biliminsanları tarafından iddia ediliyor.
Zihnimizin sınırlarını da aşan gerçekler/haklar var halen bilmediğimiz. Belki de hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bu gerçekleri/hakları aramak, anlamak, bulmak için sürekli çabalamamız, arayışlarımıza devam etmemiz gerekiyor. Hakka/Gerçeğe ulaşma arayışında “olmak”, hakikati/gerçekliği “bulmak” kadar önemlidir. Geleneğin meşhur bir deyimi var bu konuda; “Aramakla bulunmaz, ama ancak arayanlar bulur!”.
Aslında hakkı /gerçeği tam olarak “anlamak” da yok! Belki “şahit olmak!” var, “anlamış gibi olmak!”, görmüş kadar olmak, duymuş kadar olmak var. Bir olayın ya da olgunun, bir hakkın/gerçeğin hakikatine/gerçekliğine “şahitlik edecek kadar” bilmek, anlamak var. “Bilerek hakka şahit olmak” var eğer becerebilirsek, nasip olursa. İnsana verilenin de ancak bu kadar olduğu kanaatindeyim. Bilimin ürettiği, öğrenilen, ulaşılan her bilginin, her teorinin doğruluğu da belli bir yüzdelik oranla, yanılma payı belli bir katsayıyla ölçülür, bildirilir. Kur’an-ı Kerim ayetlerinde de ısrarla “şahit olmaktan”, şahit tutulmaktan bahsedilir. Kur’an-ı Kerim’de insanın kendi yaratılışına şahit tutulduğundan (Araf (7/172)), zihninin “içindekilerin (enfüs)” ve “dışındakilerin (afak)” yaratılışına şahit tutulmakta olduğundan (Fussilet (42/53)) bahsedilirken, ayeti kerimede “Allah’ın bütün bunlara şahit olması yetmez mi?” diye de sorulur. Müslüman olmanın gereği olarak “kelime-i şehadet getirmek” ile de bu “şahitliğe” işaret edildiği kanaatindeyim.
RAMAZAN AKSOY - EĞİTİM YÖNETİCİSİ & YAZAR
DIĞER HABERLER
-
AŞK BÖYLEDİR İŞTE
27 Şubat 2026, 12:04 -
ÖZKURBİR Yönetim Kurulu Toplantısı Ramazan’ın Manevi İkliminde Gerçekleşti
27 Şubat 2026, 09:18 -
HER ŞEYİ HAZIR BULDU İNSAN
26 Şubat 2026, 16:05 -
Askıda Tebessüm !
26 Şubat 2026, 15:51 -
Bilmek mi İnanmak mı? Zihnin Derinliklerinden Hakikate
26 Şubat 2026, 15:32 -
MEB Yönetici Görevlendirme Yönetmeliği’nde Kritik Değişiklik: Sınıf Öğretmenlerine Anaokulu Yöneticiliği Yolu Açıldı
26 Şubat 2026, 14:52 -
ÖZKURBİR 25. Geleneksel İftar Programı, İstanbul’da Gönülleri Buluşturdu
25 Şubat 2026, 14:23 -
Doğu ve Batı Arasında Bir Nefes: Neyzen Onnik Artinoğlu ve Osmanlı-Ermeni Musiki Sentezi
21 Şubat 2026, 08:49 -
MEN DAKKA DUKKA…
21 Şubat 2026, 08:27 -
Fıtrattan vicdana: Çocuklarda sağlıklı ahlak inşası
21 Şubat 2026, 08:25

