Askıda Tebessüm ! 26 Şubat 2026, 15:51
Eğitim, sadece dört duvar arasında veya kitap sayfalarında gerçekleşen bir veri aktarımı değildir. Asıl eğitim, insanın kendi iç dünyasında başlattığı o büyük "sistem güncellemesidir."
Bir anlamda "şahsiyet eğitimi" dediğimiz kavram, aslında kadim kültürümüzün gündelik hayata nezaketle yedirilmiş halidir. Ramazan ayı da bu anlamda, yılda bir kez açılan ve müfredatı sabır, empati ve zarafet üzerine kurulu evrensel bir "karakter oluşturma" okulu gibidir.
Bugün şuraya, gönül defterlerine "zamanın ruhu" diye bir not düşelim. Hepimiz heyecanla orucu bekliyoruz ama acaba o sofraya oturana kadar ruhumuzda neler biriktiriyoruz? Günlük hayatın telaşı yüreğimizde derin yaralar mı açıyor yoksa şahsiyeti, karakteri, mizacı güçlendiren katkılar mı yüklüyor.
Oruç, Arapça kökeniyle "savm" yani tutmak demektir; fakat bu tek taraflı değildir. Biz orucu tutarken aslında orucun da bizi tutması gerekir. Mahyalara yansıyan o meşhur "Ey oruç, tut beni!" duası, aslında "Gönül işlemcim çok ısındı, beni arka plan uygulamalarından kurtar da sistemim soğusun" demenin en zarif ve kestirme yoludur. Fırsattır, ikramın bol olduğu dönemdir.
Osmanlı’da Ramazan, sadece aç kalmak değil, bir “nezaket ve yardım seferberliği” demekti. “Yine öyle olsun inşaAllah!” temennisi de şuraya hemen not düşelim. Zengin konaklarında iftara gelenlere “diş kirası” verilirdi. Bu, bugünün tabiriyle "fiber internet genişliğini artırmak" için verilen bir teşvik primi gibidir. Eskiden şakalar bile bir incelik taşırdı. Bir Bektaşi fıkrasında dendiği gibi, adamın birine "Oruçla aran nasıl?" diye sormuşlar, o da "Her gün birbirimizi tutuyoruz!" demiş.
Zimem Defteri -zimem borç demektir- ile borçlar gizlice sildirilirdi. Günümüzde de az da olsa örneklerine rastlanıyor. Bu da bizi ve bu yolda derdi olanları sevindiriyor. Ancak unutmamalıyız ki orucu sadece mideyle sınırlamak, işletim sistemini güncellemeden sadece ekran koruyucuyu değiştirmeye benzer. Dışarıdan güzel görünür ama içerideki hatalar devam eder.
Bugün ise bir "kavram yanılgısı, karmaşası" kıskacındayız. Bazıları, "Ben dobra adamım!" diyerek etrafındakileri kırmayı dürüstlük sanıyor. Lafın özü, "Ben açık sözlüyüm" bahanesine sığınarak patavatsızlık yapmak ne günlük hayatın iletişim kurallarına ne de Ramazan’ın inceliğine sığmaz.
Eskilerin "lisan-ı münasip" dediği o tatlı dili unutup herkesi fırçalamak, kötü amaçlı bir yazılımın sistem dosyalarına sızması gibidir. "Niyetim temiz" deyip kalbi darmadağın etmek, dürüstlük değil, nezaket sunucusunun çökmesidir. Sadece sözden öteye geçmeyen boş lakırdıdır.
Bugün "paylaşım ekonomisi" diyoruz ya; Osmanlı’da bir yemeğin kokusu dışarı çıkarsa o yemekten bir tabak mutlaka komşuya giderdi. Bugün ise sosyal medyada yemek paylaşımı, ben eğleniyorum, ben geziyorum, ben şuradayım, ben buradayım paylaşımı ile sadece görsel veri aktarımı yapıyoruz. Hatta bazılarımız iftar sofrasını öyle bir paylaşıyor ki sanırsınız en pahalı ve ulaşılması pek de mümkün görünmeyen bir ziyafete baş başa.
Oysa arkada bulaşıklar dağ olmuş bekliyor!
Arkada egonun, kibrin yüceltildiği ruhsuz, nezaketsiz bir ortam ve bu ortamdan beslenenler var. Gerçek paylaşım, yüksek hızda internet bağlantısı değil, yüksek frekansta gönül bağlantısı kurmaktır. Keşke sadece yaşayanların gönül dünyasında kalan sırlar, güzellikler biriktirsek. Keşke paylaşılmayan anlar biriktirsek gönüllerde. Paylaşılanları zaten birileri biriktiriyor. O birilerine aman dikkat!
Yoksa siz de sosyal medya paylaşımı olmadığı gün her türlü etkinliği, planı erteleyenlerden misiniz? Paylaşmıyorsam niye seyahat edeyim, niye lüks bir yerde yemek yiyeyim, niye şu, niye bu… diyenlerden olmamak önemli olsa gerek!
Eskiyi aynen kopyalayamayız ama eskinin ruhunu modern araçlarla yaşatabiliriz. Ne dersiniz? Mahalle bakkalı kalmadıysa bile, "askıda fatura, askıda pirinç, askıda kahve, askıda erzak kolisi, askıda seyahat" gibi yöntemlerle isimsiz kahramanlar gibi iyilik yapabilirsiniz. Daha da ileri giderek “askıda muhabbet, askıda tebessüm, askıda selamlaşma, askıda taze umutlar, askıda dua, askıda haya-edep, askıda şu, askıda bu…” dedim. Dedim demesine de bütün mesele bunları hal ile hayatın merkezine yedirebilmek.
Sadece mideye değil, dile de oruç tutturmalıyız. Eskiden birisi hiddetlendiğinde "Aman efendim, Ramazan’dayız" diye latife yapılırdı. Bugün ise "şeytan bağlı" diye sevinip onun yapacağı işleri biz üstlenmemeliyiz. Nezaketten yoksun dürüstlük, bir sistem hatasıdır ve veri kaybına yol açar.
Fıkıh kitapları orucu bozanları maddeyle sınırlasa da ruhun orucu yalanla ve hak yemekle zedelenir. Hani derler ya; "Bu oruç ne garip, bir yudum suyla bozuluyor da kul hakkı yiyince yerinden kıpırdamıyor." Bu dedikleri şey de yanlış aslında. Kul hakkı yemenin ruhun ana kartını yaktığını bilmek zorundayız. Mideyi boş tutup kalbi dedikoduyla doldurmak, işlemciyi boş yere yoran gereksiz bir döngüdür.
Ramazan’da sofralarımızı "israf etme değerlendir!" bilinciyle kurmalıyız. Eskiden bir lokma ekmeğin çöpe gitmesi büyük bir hata sayılırdı. Şimdi ise "aç gözlü birer indirme memuru" gibi her şeyi sepete dolduruyoruz, ne bulursak indiriyoruz, indirdikçe de harddisk hata veriyor. İftarda ejder meyveli smoothie (çeşitli meyve sebze karışımı içecek) bekleyenler, unutmayın ki en büyük lezzet, özellikle iftarda içtiğimiz bir yudum suyun verdiği şükürdür. Gösterişten uzak sofra, en düşük sürede ve en hızlı haliyle duaların arşa ulaşmasıdır.
Eskiden "huzur dersleri" (Osmanlı padişahlarının huzurunda Kur'ân-ı Kerîm'in tefsirine dair yapılan dersler Huzur-ı Hümâyûn Dersleri adıyla anılagelmiştir.) diye bir ders yapılırmış. Şimdi ise "ekran dersleri" yapılıyor. İftarda, sahurda, yolda, sokakta, yemekte, namazda herkesin elinde bir telefon…
Sanki tüm dünya ile senkronize olmaya çalışıyoruz. Bu Ramazan bir "dijital detoks" deneyin, denesek mi? İftar saati ile teravih arası telefonları uçak moduna alın; yani nefsinizi çevrimdışı (offline) yapın. Korkmayın, dünya siz, biz 1 saat kapsama alanı dışında kaldınız-kaldık diye durmaz. İletişimin amacı yüz yüze bağ kurmak olsun biraz da.
Son söz olarak, Peygamber Efendimizin uyarısını kulak ardı etmeyelim. "Nice oruç tutanlar vardır ki, onlara sadece açlık kalır." Ramazan Mektebi'nden sadece "kilo verdim" diyerek değil, "karakter yazılımımı güncelledim" diyerek mezun olmalıyız. Sözlerimizin içeriğinden de onları hangi üslupla anlattığımızdan da biz sorumluyuz. Nezaket, Ramazan medeniyetinin arayüzüdür.
Bugün ya da yarından da yakın bir zamanda birine sadece içten bir gülümseme, selam, güzel bir söz vererek "gönül veri tabanına" güzel bir kayıt düşmeye gayret edelim, inşaAllah!
Neticede gerçek eğitim, diplomalarla tescillenen bir süreç değil, insanın edep ve nezaketle kendini yeniden inşa etmesidir. Eğer bu Ramazan’ı bir "hayat okulu" olarak görebilirsek, bayram geldiğinde neme lazım değil; bize lazım demeyi öğrenmiş ve ruhsal kapasitemizi de geliştirmiş oluruz. Unutmayalım ki, bilgiyi her yerden bulabiliriz ancak zarafet ve empati ancak doğru bir içsel disiplin eğitimiyle kazanılır.
EMİN KEVEN - EĞİTİMCİ & YAZAR
DIĞER HABERLER
-
AŞK BÖYLEDİR İŞTE
27 Şubat 2026, 12:04 -
ÖZKURBİR Yönetim Kurulu Toplantısı Ramazan’ın Manevi İkliminde Gerçekleşti
27 Şubat 2026, 09:18 -
HER ŞEYİ HAZIR BULDU İNSAN
26 Şubat 2026, 16:05 -
Askıda Tebessüm !
26 Şubat 2026, 15:51 -
Bilmek mi İnanmak mı? Zihnin Derinliklerinden Hakikate
26 Şubat 2026, 15:32 -
MEB Yönetici Görevlendirme Yönetmeliği’nde Kritik Değişiklik: Sınıf Öğretmenlerine Anaokulu Yöneticiliği Yolu Açıldı
26 Şubat 2026, 14:52 -
ÖZKURBİR 25. Geleneksel İftar Programı, İstanbul’da Gönülleri Buluşturdu
25 Şubat 2026, 14:23 -
Doğu ve Batı Arasında Bir Nefes: Neyzen Onnik Artinoğlu ve Osmanlı-Ermeni Musiki Sentezi
21 Şubat 2026, 08:49 -
MEN DAKKA DUKKA…
21 Şubat 2026, 08:27 -
Fıtrattan vicdana: Çocuklarda sağlıklı ahlak inşası
21 Şubat 2026, 08:25

